Hadis, Sünnet ve İslam Dini

  • İnanç
  • 19 Şubat 2018
  • 844 kez incelendi.
foto

HADİS ve SÜNNET NEDİR

HADİS; tahdisden isimdir ve haber vermek demektir. Sonradan Peygamber Muhammed Aleyhissalatü vesselama nisbet olunan söz, iş ve takrirden her birine isim olmuştur.

Peygamberimiz’in takriri, Müslümanlardan biri tarafından yapıldığını gördükleri yahut işittikleri halde onu nehyetmemeleri ve onun kötülüğüne dair bir şey söylememeleridir. Peygamber’in o işe sükût etmesi onun iyi olduğuna bir delil sayılır ve ona takriri sünnet denir

Mutlak olarak Peygamberin Hadisi denildiği zaman, Peygamberliğinden sonraki sözlerinden, işlerinden ikrarından tahdis ve rivayet olunan şey manasınadır. Peygamberin söylediği bir haber ise onu tasdik etmek vacibtir. Çünkü o, Allah’tan haber verdiği hususlarda hatadan masundur.

Binaenaleyh o Peygamberin haberi haktır. Nübüvvetin manası da Allah kendilerine gaipten haber verir, onlar da bu haberi insanlara tebliğ eder. Resul, halkı davet ve Allah’ın risaletini onlara tebliğ etmeye memurdur.

Sünnetin Lügat manası, mutat bir yol demektir. Mutlak söylendiğinde güzel yol manasınadır. Kur’anı Kerimin bazı yerlerinde de sünnet kelimesi devamlı âdet, gidilen yol ve âlemin nizamında görmekte olduğumuz Fıtri kanunlar, Allah’ın hükmü, emirleri ve nehiyleri, milletlerin hayatında, ilerlemesinde, gerilemesinde, yok olmasında Allah’ın değişmez kanunları manalarına gelmiştir.

ŞER’İ ISTILAHA GÖRE SÜNNETİN MÂNASI

Sünnet: Peygamberimizin yaptığı işlerin, Peygamberlik vazifesini insanlara tebliğ edişinin fi’li ve ameli tevatür ile rivayet ve nakledilmiş olan keyfiyetidir.

“Size iki şey bıraktım, onlara sımsıkı yapıştıkça asla yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın kitabı (Kur’an) bir de Peygamber’in sünneti” mealindeki Hadisi şerifteki sünnetten maksat da Peygamberimizin ameli tevatürle bize nakil olunan ve herkesçe belli olan işlerdir. “Benim sünnetimden ve benden sonra Hülefâ-i Râşidîn’in sünnetinden ayrılmayın”, “Kim ki benim sünnetimden uzak durursa benden, benim ümmetimden değildir.” hadislerindeki sünnet de bu manayadır.

USULCÜLERE GÖRE SÜNNET: Peygamber Efendimiz’in Kur’an’dan başka olarak, sözleri, işleri, takrirleridir. Bunlara göre sünnet = hadîstir. Peygamber’in sözlerine kavli sünnet, işlerine fi’li sünnet, Müslümanlardan birinin söylediği veya işlediğini gördüğü veyahut işittiği ve bildiği halde onu red ve inkar etmeyişi de takriri sünnettir. Bu manaya göre sünnet üç kısım olmuş olur.

A) Hadis, Peygamber’in A.S. Kur’an’dan başka olarak söylemiş olduğu sözleri.

B) Peygamber’in işleri.

C) Sükûtiyle takrir ve tesbit ettiği şeyler.

Bu manaca sünnet, dinin ve şer’i hükümlerin kaynaklarının ikincisi olmuştur. Müctehidler Kur’an gibi sünnetten (Peygamber’in sözlerinden, işlerinden, sükut ve takrirlerinden) de şer’i hükümler çıkarmışlar. Kur’anın maksadını anlamak için icabında sünnete başvurmuşlardır. Bundan dolayıdır ki din bilginleri, İslamın esas kaynağı Kitap ile Sünnettir, derler. Aynı zamanda bu manaca sünnet hadis eş-anlamlıdır.

FAKİHLERE GÖRE SÜNNETİN MÂNÂSI:

Sünnet kelimesi, fakihler, farz ve vacib olmayan, yani delaleti kat’i olmayan bir delil ile işlenmesi istenen bir işin şer’i sıfatı manasında kullanmışlardır. Böyle bir iş işliyen sevap kazanır, fakat işlemezse ikaba uğramaz. Usulcülere göre sünnet, şer’i delillerden biridir. “Şu hüküm sünnetle sabit olmuştur.” denir ki, Kur’an ile değil demektir.

Demek ki, Fakihlere göre sünnet, kat’i olmayan bir delil ile sabit olan şer’i bir hükümdür. Şu iş sünnettir, denir ki, “Farz veya Vacib değildir.” manasınadır.

Buraya kadar geçen izahattan anlaşıldığına göre “sünnet” kelimesinin dört manası vardır:

1) Lügat mânâsı,

2) lslâmın ilk devirlerinde ve şeriat ıstılahındaki mânâsı,

3) Usulcülere (ilmi kelam) göre manası,

4) Fakihlere göre mânâsı.

Bizim burada bahis mevzuu yaptığımız “sünnet” den maksat yalnız usulcilerin ıstılahındakidir. Yani Peygamber’in sözleri, işleri ve takrirleridir. Bu, şer’i manasını da içine alır. Çünkü bu ıstılaha göre ulema, sünneti, teşri kaynaklarından ve ahkamın delillerinden biri olarak kabul etmişlerdir. Yukarıda zikrettiğimiz veçhile müctehidler Kur’andan ahkam istinbat ettikleri gibi, sünnetten de ahkam çıkarmışlar ve şer’i hükümlerin konmasında ona müracaat etmişlerdir.

Şu halde Peygamber’in sünneti demek, ümmetine ve bütün âlemlere risaletini tebliğ hususundaki işleri, sözleri ve ikrarları ile aradıkları yol ve siret demek oluyor. Evet, Allah’ın kendisine vahy ve inzal buyurdukları şeyi ümmetine ve bütün Aleme tebliğ etmek hususunda Onun yaptıkları, söyledikleri, razı oldukları ve aradıkları şeylerin hepsi Onun sünnetidir.

PEYGAMBERİN VAZİFESİ, HADİS VE SÜNNETİN MEVKİİ:

Bazı kimseler sünnet ve hadisin Müslümanlıktaki derece ve mevkini bilmediklerinden ona kıymet vermek istemiyorlar, onu İslami hükümlerin kaynaklarından bir kaynak saymamak istiyorlar. Bir şey söylendiğinde ilk söz olarak efendim, bu, Kur’an’da var mı? sualini sorarlar. Bu fikrin ne kadar yanlış olduğunu göstermek için evvela Peygamberin vazifesini ve bu vazifenin derece-i şümulünü izah etmek lazımdır. Peygamberin peygamber olmak bakımından, başlıca iki vazifesi vardır:

A) Kur’an-ı Kerim, kendisine nasıl vahiy olunduysa, Allah’tan nasıl inzal olunmuş ise öylece Onu insanlara tebliğ etmek,

B) Kur’ân-ı Kerimi beyan ve tefsir etmek, aldığı vahy ve ilhamla nassın sâkit olduğu hususu açıklamak.

İşte Kur’an’dan külli yahut mücmel veyahut müşterek veya hafi olan bu ayetlerin manalarını Peygamber Efendimiz sözleri ve işleri ile beyan buyurdu. Tefsir ve izah ederek bu suretle onlardan ne gibi manalar kastedilmiş olduğunu anlattı. Kur’an’da nassın sâkit olduğu hükümleri açıkladı. Çünkü Peygamberin vazifesinden biri de bu idi, Kur’anı beyan ve tefsir etmekti. Bu cihet, Kur’anı Kerim’de açıktır.

Peygamber Efendimiz’in Kur’ân-ı Kerîm’i beyânı da iki suretledir:

A) Kitâbın mücmelini beyan etmek: beş vakit namaz, zekât, hac hakkındaki beyanı gibi.

B) Kitabın hükmü üzerine ziyadeden ibaret olan beyan: Teyzesi ve halası üzerine nikâhın haram olması gibi.

İşte bunun neticesi olarak Kur’an ile beraber hadis ve sünnet denilen ikinci bir kaynak daha ortaya çıkmıştır.

KUR’AN İLE HADİSİN DERECESİ VE ARALARINDAKİ FARK :

1) Kur’an da, Hadis de her ikisi vahiydir. Bu bakımdan ikisi de birdir. Fakat Kur’an vahyin en yüksek mertebesidir. Açık ve okunan vahiydir. (Vahy-i metlüv, vahy-i zahir) dir. Lâfzı ve manası birlikte vahy olunmuştur. Allah’tan gelen yalnız mana değil, lafzı da beraberdir. Bundan ötürüdür ki: Kur’anı mana ile rivayet caiz olmamıştır. Ve yine bunun içindir ki, yalnız mana ve tercüme Kur’an değildir.

Hadis ve sünnet de bir vahiydir. Cebrâil Peygamberimize Kur’an ile geldiği gibi, hadis ve sünnet ile de gelirdi. Şu kadar ki, bu, metlüv değildir. Lâfz olmayıp sadece manadan ibarettir. Allah’ın muradını bildirmektir. Bunu Cebrail istediği lafz ile ifade edebileceği gibi Peygamber de Cebrail’den anladığını istediği lâfızlarla ifade eder. Hadîsi mana ile rivayetin caiz olması da bundandır. Hadis de bir vahy olduğu için bununla tesbit edilen hükümler de yine Allah’ın vahyine ve emrine dayanır.

Bunun içindir ki hadis ve sünnetin derecesi Kitaptan sonradır. Kitap birinci, sünnet İkincidir. Sünnet ya kitabı tefsir ve beyan eder, yahut onun üzerine bir hüküm ziyade eder, beyan ve tefsirin mertebesi, beyan olunanın mertebesinden sonradır.

Sünnette olan manaların, hepsi için Kur’an’da bir asıl mevcuttur. Din, Kur’an ile kemalini bulmuştur. Resulün vazifesi ise Allah’tan inzal olunanı tebliğ, beyan ve tefsir etmektir. Bununla beraber Kur’anın anlaşılmasında hadis ve sünnete kesin bir ihtiyaç yardır. Hadis ve sünnet olmadıkça Kitap (Kur’an) üzerindeki içtihatlarımız eksiktir ve çok kere yanlış hükümler çıkarmamıza da sebeptir.

Mademki hadis de bir vahiy’dir; onlar da mana olarak Peygamber’e vahy olunmuştur: Şu halde “İslamın esası yalnız Kur’an’dır. Biz ancak Ona bakarız.” gibi bir iddia ile Peygamber’in hadislerine kıymet vermemek, şayet kötü bir fikre dayanmıyorsa, hadis ve sünneti ve Peygamber’in vazifesinin şümul ve mahiyetini anlamamaktır. Kur’anın tebliğ eden de, tefsir ve beyan eden de Peygamber’in kendisidir.

Demek ki doğrudan doğruya hadis ve sünnetle teşri’ edilmiş olan hükümlerde de ancak Allah’ın emrettikleri emir edilmiş, nehy ettikleri nehy olunmuştur. Ve bunlar da Allah’ın vahyi ve ilhamı ile olmuştur. Peygamber’e itaatin Allah’a itaat demek olduğu da bundandır.

İşte hadis ve sünnetin birinci ehemmiyeti yukarıdan beri anlattığımız veçhile açıktan açığa Kur’ân’ı beyan, tefsir ve izah etmesi bakımındandır.

Kur’an Yeter Diyenlere…

Hz. Muhammed’e (S.A.V.) Cenabı Allah tarafından kitap (Kur’an) nasıl vahy olunmuş ise hadîs de öylece vahiy olunmuştur. Kur’an-ı Kerim’de “Peygamber size ne getirmiş ve ne söylemişse onu alınız. Hangi şeyden nehy ederse ondan sakınınız.” buyrulmuştur.

Peygamberimiz kendisinden sonra olacak bazı şeyleri de haber vermiş, çok geçmeden haber verdikleri olmuş, hususi maksatlarla ortaya çıkmış olan Hâricîler, Râfızîler, Zındıklar “Biz Kur’an’dan başkasına bakmayız. O bize yeter.” demişlerdir .

Son asırlarda da: Kur’an’dan başkasını tanımayız diyenler de ortaya yeni bir şey koymamışlardır. Peygamber’in çizmiş olduğu sünneti tanımak istemeyenler ya Kur’an ve hadis hakkında hiç bir fikri olmayanlar, yahut içine daldıkları nimet kendilerine onu vereni unutturan, boğazına kadar zevk ve eğlenceye dalarak yalnız dünya hayatına razı olan kendini beğenmiş bilgiçlerle Peygamber’in sünnetini ihmal etmek suretiyle din ve şeriat bağlarından kurtulmak isteyen kimselerdir.

“Bir kimsenin Peygamber’in Ashâbından birine kem nazarla baktığını görürsen anla ki, o kimse zındıktır. Zira Peygamber haktır, Kur’an haktır. Peygamber’in getirdiği de haktır. Bunların hepsini bize tebliğ eden, bildiren Sahabedir.

Abdullah bin Mugaffel radiyallâhu anh’ın Tirmizi ile ibn-i Hibbân’ın Sahihinde rivayet olunan şu hadîs-i şerif: “Sakın Ashabım aleyhinde bulunmayınız. Onları ta’rize hedef etmeyiniz. Onları her kim severse, bana olan sevgisi dolayısıyla sever. Her kim de buğz ederse bana eza etmiş olur. Herkim bana ezâ ederse, Allah’a ezâ etmiş olur. Her kim de Allah’a ezâ ederse, çok sürmez Allah onun belasını verir.”

Vaktiyle Havâriç denilen ve Hz. Ali’ye karşı gelen fırka, “Allah’ın kitabı bize yeter” diyerek Peygamber’in Sünnetini tanımamak istemişlerdi.

Havâriç tıynetinde olan bazı kimseler de, kötü bir fikir ile: Müslümanlığın kitabı Kur’andan ibarettir, biz, yalnız Kur’anı tanırız, Kur’an da olmayanları kabul edemeyiz, derler.

“Bize Kur’an yeter, Kur’andan başkasıyla amel etmeyiz. Kur’an’da olmayanı tanımayız, diyen bir adamın münkir olduğu hakkında bütün ilim adamlarının ittifakı vardır. Böyle diyen bir kimse Kur’an da namazın rekatları ve vakitleri açık surette beyan edilmemiş olduğundan günde ancak bir rekat, bilemedin iki rekat namaz kabul ediyor demektir. Böyle diyen bir kimse ise müşriktir.”

Kur’an gibi hadîsin de muhkemi, müteşâbihi; nâsihi, mensûhu, hükmü âmm ve has olanı, birbiriyle mütenâkız ve müteârız gibi görülenleri vardır. Ve bütün bunlar hakkında çok mühim kitaplar da yazılmıştır. Hadis hakkında hiç bir fikri, esaslı hiç bir tetkiki olmadığı halde hadis aleyhinde bulunmak cehilden başka bir şey değildir.

* * *

Riyazü’s-Salihin – 1980 – D.İ.B. Yay. 115

Eski Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi AKSEKİ, Riyazü’s-Salihin hadis kitabı için yazdığı Mukaddimesinden özet

PDF DOSYA ⇓ YAZININ TAMAMI

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum Yaz