Suriye Bu Hale Nasıl Düştü

  • 3 Mayıs 2016
  • 1.166 kez incelendi.

SURİYE NEDEN BU HALE GELDİ

OSMANLILAR DEVRİ: Selçuklu İmparatorluğu yıkılırken, Mevlana, Yunus Emre, Gazali gibi ilim adamları yeni bir imparatorluğun temellerine ilmin harcını koyuyorlardı. ilim adamlarıyla Osman Gazi gibi devlet adamları aynı yolun yolcuları olursa, yeni bir imparatorluk daha kuruldu demektir.

Temellerinde «ilim harcı» bulunan bir imparatorluğun ömrü, elbette ki uzun olacaktı. Nitekim, Osmanlı İmparatorluğu altı asır yaşarken, 36 devleti de bünyesinde bulundurmuş, bunları da asırlarca idare etmesini bilmişti.

Osmanlılar İslam dinine, diğer devletler de Osmanlılara bağlı idi. Böylece Osmanlılar, derleyen ve toplayan bir millet olarak tarih sahnesinde yerlerini almış, yaşadıkları asırlarda en medeni millet vasfını korumuşlardı.

İşte Suriyeliler, bu imparatorluğa 450 sene bağlı kalarak, tarih boyunca en başarılı, en rahat devirlerini idrak etmişlerdi. Ne zaman ki Osmanlılar, İslamiyetten uzaklaşmaya başladılar, o zaman diğer devletler de Osmanlılardan uzaklaştılar. Başlangıçta derleyen ve toplayan devlet olan Osmanlılar, son zamanlarda dağıtan ve parçalayan olarak tarihe geçtiler; hem kendileri dağıldılar, hem de kendilerine bağlı milletleri de dağıttılar.

Tarihin garip cilvesine bakınız ki: Osmanlı İmparatorluğunu kuranlar da Müslümandı, yıkanlar da… Fakat İmparatorluğu kuran Müslümanlar, Kur’ana sıkı sıkıya bağlı olup, başarılarının sırrını bu bağda buluyorlardı. Yıkanlar ise, adları Müslüman olduğu halde, kendileri İslamın esaslarına bağlı değillerdi. Kendileri bağlı olmadığı için, kendilerine de kimse bağlanmıyordu; bağlı olanlar da, çözülüp gidiyorlardı.

FRANSIZ İDARESİ:

Son çözülme, Birinci Dünya Savaşı sıralarında meydana geldi, üç asırdır zayıflayan, 60 senedir can çekişen ve altı senedir ölüm döşeğinde yatan imparatorluğun cenazesi, 1918 senesinde kaldırılırken, gayrimüslim devletler, İslam topraklarını birbirlerine ikram ediyorlar, kocaman Suriyeyi, bir lokma gibi, Fransızların önüne atıp: «Buyurun» diyebiliyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğunu PARÇALAMA usulü ile çökertenler, Suriye’ye de aynı şeyi tatbik ettiler. Onu dört kısma ayırdılar: Cebeli Druz, Halep, Dimaşk ve Latakia… Her birinin başına bir hükumet yerleştirip ayrılık tohumlarını baştakilere attırdılar, onlara sulattılar.

Fakat Suriye’de vatanperverler de vardı. Bunlar, Suriyeyi Fransız idaresinden kurtarmak için, her şeyden evvel BİRLİK olmanın lüzumuna inanmışlardı. Bunun için de TEŞKİLAT­LANMAK gerekti. Hemen Hizbü’l-Vatanî ve Hizbüş-Şa’b teşkilatlarıyla çalışmaya başladılar.

1939 yılında Ekrem El-Huranî, Hama şehrinde Milli Gençlik Teşkilatını kurdu.

İlk önce Dimaşk ile Halep birleşti. Artık birleşmek ve bütün haline gelmek, Fransızların karşısına bir kaya gibi dikilmek, umumun arzusu idi. Bu sırada İkinci Dünya Savaşının başlaması, Fransızları zor duruma düşürdü, Suriyeliler de bundan faydalanmasını bildiler. Bir yandan kendi milli gelirlerinin Fransa’ya akmasını, bir dereceye kadar önlerken; diğer yandan istiklal mücadelelerini hızlandırmışlardı.

BAYRAK ÇEKİLİRKEN:

1946 yılında istiklalini ilan eden Suriye, Şük­rü El-Kuvvetli’yi Cumhurbaşkanı, Hizbü’l-Vatani Partisinin başkanı Cemil Mardani’yi de Başbakan seçti. Milletlerin bağımsızlığı için, askeri zaferlerin yanına İktisadi, hukuki ve harsi zaferlerin de ilavesi gerekir. Halbuki İktisadi kalkınmalar, askeri zaferler gibi çabucak elde edilmez. Edilmeyince, fakirlere zenginlerin mukayesesinden fayda umanlar çıkar. Yabancı metotlarla, yabancı bilgilerle yangına körükle gidip sınıf mücadelelerine imkan hazırlar.

Suriye halkının düşmanları; İngilizler, Fransızlar ve Yahudilerdi. Onlar için komünizm bir tehlike değildi; tehlike sayılsa bile, ikinci plandaydı. Bunu tespitte gecikmeyen Rusya, ahlak’ bakımdan düşük olanları elde etti, bunlar vasıtasıyla Suriye’de gayelerini gerçekleştirmeye çalıştı. İki gayesi vardı: Bunlardan birincisi, parlamenter idareyi yıkmak, yani meclis ve partileri ortadan kaldırmak; İkincisi ise, ırkçılık ve mezhepçilik meselelerini körüklemek, bilhassa azınlıkta olan Alevi, Dürzi, Kürt ve Hristiyanları ayağa kaldırmak, onların haklarını koruyacağız derken, ekseriyetin haklarını çiğnetmek, böylece karışmak ve karıştırmak, neticesinde sosyalizmi Suriye’de hakim kılmak…

Rusya bu iş için çok çalıştı. Suriye’ye çok para döktü. Rusya’nın gayesi sadece Suriye’nin sosyalist olması değildi, Akdeniz’e çıkmaktı. Komünizm için temel taktik, devamlı hareket halinde olmak, devamlı genişlemekten ibarettir. Çünkü hareket durduğu anda, komünizmin gerilediği zannı uyanabilir. O zaman Rusya, içinden parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bu sebeple her hali meşru sayarak devamlı genişlemek ve başka devletlerin içişlerine karışmak ister.

Buna karşılık Suriyeliler, tarlalarını ekip biçmeye ve iş yerlerini çalıştırıp, üç – beş kuruş kazanmaya çalışıyorlardı. Fakirlikten canları İyice yanmıştı. Zengin olunca bütün dertlerin biteceğine inanırlardı. Komünizme düşman olanlar: «Allah, onların belasını versin!» demekle yetinir; dindar Suriyeliler de, namaz kılıp oruç tutar, bol bol teşbih çekerlerdi. Elbette ki kendi işlerinin içinde boğulanlar, memleket meselesi diye bir şey düşünemez; şahsi ve ailevi meselelerden ötesine akılları ermezdi. Bunlar yaşlandıklarında, bilhassa okuttukları çocuklarının eliyle Suriye’ye komünizmin girdiğini görünce, akılları başlarına geldi amma, iş işten geçmişti.

Suriye’nin en büyük talihsizliği de ordunun siyasete katılması ve sık sık ihtilaller yapmasıydı.

İHTİLALLER:
Suriye’de ilk ihtilal, 29 Mart 1949 yılında Albay Hüsnü Ez-Zaim tarafından yapıldı. Kendinden evvelki hükumetin yapamadıklarını sayarak, kendi mevkini kuvvetlendirmeye çalışan Albay Zaim, kendini generalliğe terfi ettirmeyi de ihmal etmedi. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna da oturan Zaim, büyük vaadlerde bulundu. Kısa zamanda Suriyeyi her bakımdan geliştirecekti. Fakat kendi imkanlarını geliştirdi. Albayken elde edemeyeceği imkanları Cumhurbaşkanı olunca elde etmişti. Bu hatasının yanına, ordunun siyasete karışmasını da ekleyince, aynı senenin 28 Mayısında Albay Sami Hunnavi ikinci ihtilali patlatarak; Cumhurbaşkanı mevkinde bulunan arkadaşı Zaim’i öldürdü, yerine kendisi geçti. Artık orduda gruplaşmalar başlamıştı. Subayların ekserisi, kendi meslekleriyle değil de, siyasi meselelerle meşgul oluyordu. Bir subayın terfi etmesi, iyi yerlere tayini, siyasi kanaatına bağlı idi. Böylece askeri bakımdan gelişmeyen Suriye, siyasi dedikoduların yuvası haline gelmişti.

Albay Hunnavi de general oldu. İki seneyi aşkın bir zaman iktidarda kalmasına karşılık, bekleneni yapamadı. Bu arada emperyalistlere bol bol «Kahrolsun!» çekildi. Fransa, İngiltere ve İsrail emperyalistti. Evet bu devletlerin Suriye’ye kötülükleri büyüktü. Fakat İngiltere ve Fransa devamlı gerilerken, yahudiler devlet kurmaya çalışıyorlardı. Halbuki öte yanda Rusya’nın yaymaya çalıştığı komünizm, Suriye’nin manevi damarlarını kesip, onları maddi hedeflere yöneltiyor; elde edilen maddi kazançlar da ailelerin ve milletin başına bela oluyordu. Nitekim her geçen gün, aile müessesesi sarsılmakta, merhamet kalkmakta, itimada yer verilmemekteydi. Ahlaksızlıkla birlikte sosyalizm cereyanı yürümekteydi. Aleviler ve Dürziler, çocuklarını askeri harbiyeye, öğretmen okullarına ve hukuk fakültesine kaydettirerek, tahsil yaptırmaktan çok, köşe başlarını elde etmek, azınlık olmalarına rağmen hakim sınıf haline gelmek için çırpınırken; kırık not getiren öğrenci, ırkına veya mezhebine ihanet etmiş sayılıp yediği dayak, işlediği suçla mütenasip oluyordu.

Bu arada, aslen Rum olan ve Sorbonne’de okumuş Hristiyan Mişel Eflâk’ı sahnede görüyoruz. Bu şahıs, İslamiyeti yaşamamakla beraber, Müslümanlığı ile övünen ve Arap ırkçılığını sancak yapan Suriyelilere karşı ırkçılıkla dini birbirine karıştırarak takdim etmeye başladı. Ona göre İslamiyet, Arap ruhunun bir ifadesiydi. «Araplar ruhen Müslümandır. Araplıkla İslamiyet kaynaşmıştır» gibi ibarelerle, İslamiyet! öğretip yaşamak yerine; «Arap mısın, öyleyse Müslümansın, öyleyse yaptığın her hareket İslamidir» gibi halkın hoşuna gidecek cümlelerle meydana çıktı. Suriyelilerin hem ırkçılığını, hem de dine bağlılıklarını anlatıp, kendini sevdirmeye çalıştı. Fakat onun en çok üzerinde durduğu mesele; Zengin, fakir mukayesesi idi.

EDEN BULUR:
29 Kasım 1951’de. Albay Çiçekli, üçüncü hükumet darbesini yaptı. Hunnavi ise, Beyrut’a kaçtı. Hatırlarsınız: Hunnavi, ihtilal yaptığında Zaim’i öldürmüştü. Zaim’in akrabaları da Hunnavi’yi öldürdüler. Böylece Suriye tahtı kana boyandı. Gelen kan akıtıyor, ölmemek için çok kere öldürmeyi tercih ediyor; böylece şahsi meselelerden, memleket meselelerini ele almak bir türlü mümkün olmuyordu.

Çiçekli, evvela siyasi partileri kapattı, sonra seçim kanununu değiştirdi ve tekrar partilerin faaliyetlerine müsaade etti. Yapacağı reformların baltalanmaması için, sendikaları ve talebe cemiyetlerini de kapatan Çiçekli, Şâb ve Vatan Partilerinin şiddetli muhalefetleriyle karşılaştı. Durumdan istifade etmek isteyen Albay Faysal Attasi, 25 Şubat 1954’de yeni bir ihtilal yapınca. Çiçekli, soluğu İsviçre’de alarak canını zor kurtardı.

Albay Attasi sosyalistti. Böylece Rusların planları yıllar sonunda gerçekleşti. Suriye’de hem meclis iş yapamaz duruma geldi, hem de sosyalizm hakim oldu. Bu arada İktisadi yönden yapılması istenenlerin hiç biri, tam manası ile yapılamadı. Çünkü gelen ihtilal, gideni yermekle meşgul olup onun yaptıklarını yıkarken, kendi devresini de dolduruyor ve bir başka ihtilalle yıkılıyordu.

Attasi’nin ihtilali çok dikkatimizi çekiyor; Attasi, genç subaylarla işbirliği yapmış; takım, bölük ve tabur komutanları sayesinde işi ele alarak, orduyu gayesine alet edebilmişti. Genç subaylar, kendi komutanlarını tevkif ederek, ihtilal başarıya ulaşıncaya kadar onları gözaltında bulundurdular. İhtilal başarıya ulaşınca, nezarethaneden çıkan komutanlar, değil kendilerini tutuklayan astlarına bir şey desinler, hatta hayatlarının ve mevkilerinin bağışlanması karşısında minnettar bile kaldılar, Böylece Yüzbaşı Mustafa Hamduni gibi solcu subaylar, albaylara ve generallere korkulu rüyalar gördürdüler.

Bu ihtilali müteakip, eski başkanlardan Paris El-Huri Cumhurbaşkanlığına ve Vatan Partisi lideri Sabri Asali de, başbakanlığa getirildiler. Solcu bir ihtilalde, Vatan Partisinin liderine başbakanlık vazifesi vermekten maksat; halkın solculuğa karşı düşmanlığını biraz olsun hafifletmekten başkası değildi. Nitekim komünist olan Baas Partisi ileri gelenlerinden Halit El-Azim de, Milli Savunma Bakanlığına getirilerek, güya solcu ve sağcıların el ele oldukları gösterilmek istenmiş solcuların yırtıcı pençesi biraz olsun gizlenmişti.

1958 tarihinde, Baas Partisi ileri gelenleri, acayip bir iddia ortaya attılar; komşu devletler ve komünistler tarafından Suriye’nin tehdit edildiğini ileri sürdüler. Böylece Mısır’la birleşmeyi teklif ettiler. Çünkü Baas Partisi sosyalist olduğu gibi, Mısır da sosyalistti. Sosyalistlerin birleşmesinden kuvvet doğacağını kabul etmişlerdi.

Nasır, Suriye’nin idaresine hakim oldu, mareşallerden birini buraya komutan olarak tayin etti. Sonra toprak ve tarım reformlarına başladı.. Fabrikalar, bankalar ve sigortalar devletleştirildi. Bu sebepten özel sektör kesimi, toprak sahipleri ve halk Nasır’a cephe aldı. Ayrıca Nasır, Arap Birliğine katılan bütün devletlerin tek bayrak altında toplanmalarını isterken, Baasçılar da buna karşı çıkıp, daha yumuşak bir birlik (federasyon) istiyorlardı, işte bu sebeple, Baasçılarla Nasır’ın arası açıldı. 28 Ekim 1961’- de, bir ihtilâl daha oldu.

Bu ihtilali idare eden, çöl kuvvetleri komu tanı general Haydar Kuzbari idi. Kendisi orduda kaldı, akrabası Doktor Mamun Kuzbari’yi başbakanlığa getirdi. Şimdiye kadar olduğu gibi, bu sefer de Suriye yine yaz – boz tahtası haline geldi ve Nasır’ın yaptıkları ortadan kaldırılmaya başlandı. Devletleştirilen şeyler, sahiplerine teslim edildi.

Orduda Nasırcı subayların bir kısmı ayaklanmış, bir kısmı gizlenmesini bilmiş ve bir kısmı da arkadaşlarının himayesinde kalmışlardı. Böylece ordu, kendi kendini yiyen bir garip varlık haline gelmiştir.

Yeni bir şey yapmadan, yapılanı yıkmaya çalışmak; Suriyeyi ayağa kaldırmamak demekti. General Haydar, bunu anlayamadığı gibi, kendisinin bir Baas aleti olduğunu da anlayamadı. Evet Baascılar, General Haydar’a yardım ederek, araları açılan Nasır’a bir darbe vurdular; beri taraftan bu ihtilali bir köprü kabul edip, hemen arkasından, yani 28 Mart 1962’de, altıncı ihtilal gerçekleşti ve Albay Dehman Nahlavi’yle arkadaşları İdareyi ellerine aldılar.

Yine bir kısım subaylara yol göründü; böylece her ihtilal, bazılarının ordudan ayrılması için yeter sebepti. Sanki ihtilâl olduğu zaman, «kimler ordudan ayrılacak?» diye sormak, adet haline gelmişti. İhtilali müteakip, Nazim El-Kudsi Cumhurbaşkanlığına ve Beşîr El-Azm ise, başbakanlığa getirildiler. Halkın durumuna gelince: Onlar, ihtilal oyuncaklığından bıkmış, geçmişteki karmaşıklıklara yenilerinin ekleneceği endişesi ile: «Artık ne olacaksa olsun» feryatları sokakları doldurmaya başlamıştı. Bu demekti ki, kuvvetli bir hükumet gelsin de, ister komünist, ister bilmem ne olsun… Sadece bu keşmekeşlikten kurtulsunlar. Böylece, son komünist ihtilali için zemin hazır demektir. Baascılar da zaten bu fırsatı kolluyorlardı.

EĞLENCE Mİ, İHTİLÂL Mi?
İsrail sınır bölgesi komutanı Albay Ziyad Harrari, Nasırcı diye mimlenmişti. Hükümete karşı olduğu gerekçesiyle vazifesinden alınıp Ürdün ataşeliğine tayin edildi. Birliğinden ayrılırken şerefine bir eğlence tertip ettiler. 7 Mart 1983’de geç vakitlere kadar gazinoda içip eğlendiler. İyice sarhoş olan subaylar, ani bir kararla, hükumeti devirmeye karar verdiler. Hemen kendilerine karşı çıkacağını tahmin ettikleri subayları tevkif edip, üzerlerine kilit vurunca; zırhlı ve paraşütçü birliklerle Şam’a yürüdüler. Sabaha karşı Şam’ı kuşattılar. Radyo evini ele geçirdiler. Sabahın altıbuçuğunda ayağa kalkan halk, İhtilal haberi ile karşılaştı. «Şimdiye kadar olanlardan biridir» dediler. Fakat bu, şimdiye kadar olanlardan biri değil, BAAS PARTİSİNİN iktidara gelmesiydi.

Bu ihtilali müteakip Suriye’yi terk edip komşu devletlere sığınan bir tüccarla birlikte, sabık cumhurbaşkanını ve başbakanı dinleyelim,

NASIL DÜŞTÜ?
Halepli olup, yedi fabrikası bulunan ve bu fabrikalarda 16 bin işçi çalıştıran Suriye’nin sayılı zenginlerinden Vehbi El-Hariri hatıralarını şöyle anlattı:
«Suriye halkının yüzde seksen beşi Müslümandı. Olsa olsa, Suriye’de Müslümanlar daha kuvvetlenir ve duruma hakim olurlar, ümidi içindeydik. Ayrıca gazeteler ve radyo, GERİCİLİK tehlikesinden söz ediyordu. Biz de malımıza güvenip, kimsenin bir şey yapamayacağına inanıyorduk. Bir gün, üç genç, beni görmeye geldi. İşlerimin fazlalığı sebebi ile, istemeye istemeye bunları kabul ettim. Gençler, komünizm tehlikesinden bahsettiler. Komünistlerin çoğaldıklarını, birbirleri ile yardımlaştıklarını, basını ellerine aldıklarını belirttiler. Ben, bir an evvel sözlerini bitirip, gitmelerini bekledim. Zaten bu konuşmanın sonunu tahmin ediyordum, benden para isteyeceklerdi. Nitekim tahminim doğru çıktı. Dindar basının desteklenmesi gerekçesiyle para istediler. Çıkardım, kendilerine on Suriye lirası verdim. Gençler bir paraya ve bir de yüzüme baktılar, sonra çıkıp gittiler. Olabilir, gençtirler, burunları büyüktür, dedim aldırmadım.

Çok geçmeden bir hükumet darbesi oldu, önemsemedik. Hemen arkasından Baas ihtilalinden söz edilmeye başlandı. Doğrusu bu haberi beğenmedik. Beğenmedik amma, yapacak bir şey de yoktu. Beş bin baascı ne yapabilir, diye ancak kendimize teselli verdik. Bir gün Halep valisinin değiştiğini duyduk. Arkasından Lazkiye valiliğine bir ilkokul öğretmeninin tayin edildiği haberini aldık. Emniyet amirliğine uzatmalı jandarma çavuşu tayin edilmişti. Durumdan şüphelendik amma, ne yapabilirdik? Bu arada bizleri sevindiren bazı hadiseler de oluyordu. Mesela Halep valisi ile emniyet amiri, okul idarecileri ile öğrenciler toplanmış, nümayiş yapan öğrencilere ceza verilmeyeceğini, okul idarecileri ile velilerin cezalandırılacağını söylemiş. Böylece nümayişlerin sonu geldi. Fakat çok geçmeden, benim altı fabrikama devlet el koydu. Üç ay sonra da, mallarımın bütünü elimden alınıp, benim de düşmanı olarak tevkif edileceğim haberi ulaştı. Ben de Lübnan’a iltica ettim.»

Aynı sohbette bulunanlardan eski Suriye Cumhurbaşkanlarından Nazım El-Kudsi de, hatırasına şöyle başladı:
«Arkadaşımın söyledikleri doğrudur, biz aldandık. Biz tehlikeyi daima dindarlardan bekledik. Bilhassa Mısır’da teşkilatlanan ihvan-ı müslimin (Müslüman Kardeşler) cemiyetine mensup olanları ve onunla alakası bulunanları sıkı sıkıya takip ettirdik. Bunların yaptıkları toplantıları bastırdık, haklarında dava açtırdık. Sosyalistlerin yazılarını ve konuşmalarını ise, ilerlemek sanıp, onlara hürriyet tanıdık. Zaten basın ve yayın, sosyalistlerin elinde sayılırdı. Rusya’nın sosyalistlere para yardımı yaptığını da biliyorduk. Rusya’ya dost olmak ve bu vasıta ile bir sürü dövizin memleketimize girmesini sağlamak, küçümsenir cinsten değildi. Fakat onların dine, milliyete ve insanlığa düşman olacağını nereden bilebilirdik. Şimdi Suriye’de bir tek şuurlu Müslüman kalmadığı gibi, bunların çoğu öldürüldü ve bir kısmı da kaçtı. Meselelerin iç yüzünü daha iyi görüyor ve anlıyorum. Lakin iş işten geçti. Bizim gafletimiz Suriyeyi komünist Baascıların eline teslim etti.»
Nazım El-Kudsî’nin bu sözlerinden sonra, Suriye’nin eski başvekillerinden Doktor Maruf Devalibi konuşmaya başladı:
«Doğru, bunların hepsi doğru. O zamanların devlet adamı olmam sebebi ile, kendimi asla af etmiyorum. Suriye’nin başına gelen bu felaketler, okullarda hazırlandı. Bazı öğretmenler, dine bağlılığın Suriye’ye bir şey kazandırmayacağını anlattılar. Bu cins öğretmenlerden hemen hemen her okulda bir kaç tane bulunuyordu. Bunlardan bizim de haberimiz vardı. Fakat pek önem vermiyorduk. Bu öğretmenlerin açtığı mânevî yarayı, dindar öğretmenler de kapatacak durumda değillerdi. Basın ve yayın ise, dine karşı olanların paralelindeydi. Böylece çocukları dinden uzaklaştırdık, onları sadece medeniyete ve maddeye bağlamaya çalıştık. Bir de baktık ki hepsi Baasçı ve hepsi komünist olmuş. Arabın Sesi radyosu, halka tesir eden dini konuşmalar yaptırmazken, sütün içindeki yağ gibi, komünizmi telkin edebiliyordu. Biz, şuurlu Müslümanların ihtilal yapacaklarını zannettik, bu hususta sosyalistlerle birleşmiş olduk. Fakat şimdi o şuurlu Müslümanlar öldü, biz kaçtık, ihtilali ise sosyalistler yaptı. İsteseydik bu ihtilali önleyebilirdik. Bunun en kestirme yolu, devlet kademelerinin köşe başlarını milliyetçilerin eline vermekti. Biz bunu yapmadık.. Zenginlerimiz cimrilikte birbirleriyle yarıştılar, dindarlarımız belli bir metot tutturamadılar, böylece berbat olup gittik. Allah kimseyi bizim durumumuza düşürmesin.»
(ittihad Gazetesi — 1969)

CADI KAZANI:
1963 yılında, Suriye, Mısır ve Irak üçlü bir birlik kurmak isterken; Nasır, Suriye’de Baascılar olduğu sürece, herhangi bir anlaşmanın mümkün olamayacağını açıklaması üzerine, büyük «Arap Devleti» ideali de suya düştü. Bunun üzerine Baascılar, Suriye’deki Nasır taraftarlarına karşı amansız bir mücadele açtılar. Hatta ordunun dışında 25 bin kişilik silahlı milis kuvveti kurmaya teşebbüs ettiler, ihtilal yapıp, Baascıları iktidara getiren 37 yaşındaki General Hariri buna razı olmayınca, vazifesinden alınıp Paris’e sürgün edildi.

Bu karışıklıklara son vermek gayesi ile, Baascıların ve Nasırcıların dışında kalan asker ve siviller birleşerek, 18 Temmuz 1963’de ihtilale teşebbüs ettilerse de, Suriye tarihinde ilk defa bu ihtilâl başarısız oldu ve bastırıldı.

Her ne kadar Baas Partisinin Genel Sekreteri Mişel Eflak’sa da onun devlet kademelerinde vazife almadığı dikkatimizi çekmektedir. Nitekim Mişel’in yakın arkadaşı Salah Bittar, altı aydır yürüttüğü başbakanlık vazifesinden çekilince, yerine General El-Hafız getirildi. Bununla beraber, Suriye 17 kişilik Milli İhtilal Konseyince idare edilmektedir.

Öte yandan Arap Sosyalist Birliği, program ve gaye bakımından Baascılarla aynı olduğu halde; biri Nasır’a karşı, diğeri Nasır’dan yana idi, bütün fark bundan ibaret!..

Suriye Millî İhtilâl hükumeti, «Ocak 1965 kararları» ile 115 firmayı devletleştirdi. Bu devletleştirme işine karşı çıkanlar, dayak ve hapis cezalarından, ölüme kadar sürükleniyordu. Diğer tarafta bazı köylü ve işçiler. Başbakan Hafız’ın lehinde gösteriler yapıyor, geniş meydanlarda toplanıp onu alkışlıyorlardı. Başbakan Hafız, burjuva hareketlerini önleyeceklerini; grev yapıp işleri durduranları, boykota gidip dükkanları kapatanları EZİP, ÖLDÜRTECEĞİNİ haykırırken, dinleyiciler «idam idam» diye bağırmışlardı.

Başbakan Hafız, zenginleri kastederek «İstismarcılar, milletin parasını çalıp, kanını emdiler. Memleketin parasını dışarı kaçırdılar. Fakat yemin ederim ki, o paralar geri gelecek, onlar köpekler gibi hapislerde çürüyecekler.» dedikten sonra, esnaftan yana çıkan avukatları, Müslüman Kardeşler cemiyeti mensuplarını karşısına alıp, hepsine bin bir tehdit savurmuştu. Bu konuşmalar üzerine başkentin sokaklarında dolaşan halk, ne dediğini ve ne istediğini şaşırmış vaziyetteydi. Her kafadan bir ses yükseliyor; kimisi: «Kapitalistlere ölüm!» diye bağırırken, diğerleri «Yaşasın sosyalizm!» diyorlardı. Kapitalizmin kötülüklerini bilip, ona karşı çıkanlar; bilmeyerek sosyalizmin kuvvetlenmesini temin etmişlerdi. Hürriyeti isteyen ağızlar, «irticaya ölüm» diye bağırıp, güya hükumetin lehinde bulunuyorlardı. «El-Ezher’den gelen vaizler, atı hükumet aleyhine kışkırtıyor» diye, kara listeye dahil edilmişlerdi.

YİNE İHTİLÂL :
Geçmişi unutarak konuşan Başba fız, daimi sandığı sandalyesini, 1966’nın başında General Salah Cedid’e teslim etme zorunda kaldı. Bu ihtilalin sebebi de, tamamen şahsi idi. Başbakan Hafız, General Cedid’i Genel Kurmay Başkanlığından indirince, o da dönüp ihtilal yaptı, Hafız’ı başbakanlıktan düşürdü, Elbette ki bunların hepsine «Vatan için» yaftasını yapıştırmaktan geri de kalmıyorlardı.

Başbakan Cedid, Rusya’ya yaklaştı, Suriye topraklarında Ruslara üsler verdi. Onlardan askeri cihaz ve malzemeler aldı. Bunların öğretilmesi için teknisyen getirtti. Böylece Suriye’deki komünistler, Rus komünistleri nezaretinde eğitime tabi tutuldular, sanattan çok komünizmi öğrendiler.

13 Kasım 1970’de, Hava Kuvvetleri Komutanı General Hafız Esad, ihtilaller zincirine birini daha ekleyerek, Cumhurbaşkanlığına geldi. Bu da Baascıdır. Görülüyor ki komünistler, karşılarında boğuşacak bir kuvvet göremeyince, kendi kendileriyle boğuşmaya devam edebiliyorlar. Bu arada şuurlu Müslümanları ortadan kaldırmak \için, akla gelmedik çarelere başvururlardı. Mesela: 12 Mart 1973’de yeni Anayasa halk oyuna sunulmadan evvel, DEVLETİN DİNİ İSLAMDIR cümlesinin konması için. Hama ve Humus şehirlerinde gösteri yapan halkın üzerine ateş açıldı, kırk kişi öldü.

Bu hadise, pek çoklarını yıldırıp, köşelerine çekilmeyi temin etti. Fakat yine öldürülmesi gerekenler vardı. Bunun için, 15 Nisan 1973 günü Mevlid kandiliydi. Camiden çıkan halkın üzerine yine ateş açıldı. 15 kişi öldü ve 60 kişi de yaralandı. Bu arada emniyet müdürü de öldürüldü. Gerek hükumet bildirisinde ve gerek basında, emniyet müdürünü öldüren, valinin üzerine yürüyen, jandarma bandosunun enstrümanlarını parçalayan mütecavizlerin üzerine ateş açıldığı yazıldı ve söylendiyse de, komünist Baascılar muvaffak olmak için her şeyi meşru saydıkları defalarca görülmüştü.

Nihayet 1973 Ramazanda, Yahudilerle savaşa tutuşan Suriye, çetin günler yaşıyordu. İsrail birkaç cephede savaşmasına rağmen, Suriyeyi perişan ediyor, mal ve can kaybına sebep oluyordu. Şimdi bunun üzerinde biraz duralım:
Suriye halkı Fransızların boyunduruğundan kurtulur kurtulmaz, maddi durumlarını düzeltmeye çalıştılar. Bunda hakları vardı. Fakirliğin çilesi çekilir gibi değildi. Fakat sadece zengin olmak, beklenen rahat hayatı getirmiyordu. Bunu da zamanla anladılar.

Suriye’de siyasi sohbetler yaygın bir haldeydi. Bu sebepten halk, dinini öğrenme imkanı bulamadığı gibi, partilere ayrılmak, dindarlar arasında ayrılıklara sebep oluyordu. Bazı kimseler, dindar kardeşini değil, dindar olmayan partili arkadaşını tutuyor, dolayısıyla dindarlar arasında bir soğukluk meydana geliyordu.

Ordu siyasetin içine girmişti. Cunta gruplarına ayrılmıştı. Eğitim meselelerinden çok, siyasi meseleler konuşuluyor; cunta grupları kendi içinde ahengi temin etmeye çalışırken, askerlik, ikinci üçüncü plana düşüyordu. Bilhassa ihtilal yapan subaylardan ast rütbedekilerin, üst rütbede bulunanlara emir vermesi, disiplin diye bir şey bırakmıyordu.

Sosyalist kimseler, Suriye’nin kurtuluşunu sosyalizmde arıyor, Müslüman olmalarına rağmen, kurtuluşu Kur’an’da aramak akıllarına dahi gelmiyordu. Gerçek manada din alimlerinin olmaması, halkın işini zorlaştırıyor, sosyalizme hizmet edenler, İslamiyet ortadan kaldıracak bir tutum içine girdiklerinin çok defa farkına bile varamıyorlardı.

Sosyalistler her bakımdan . teşkilatlanırken, dindarlar teşkilatlanmak babında bir şey bilmiyor ve bir şey yapamıyorlardı. Bunun için azınlıkta olan solcular, çoğunlukta olan dindarlara hakim oldular. Milliyetçilerin ve ırkçıların sosyalistler tarafında yer almaları dikkati çeker mahiyetteydi.

Rusya’nın maddi ve manevi yardımına kollarını açan Suriye, böylesine bir siyasetle güçlü bir devlet olacağını sanmıştı. Rusya’dan silah, teçhizat ve araç getirtti. Bunlarla beraber gelen komünist subaylar ve teknisyenler birlikte çalıştıkları Suriyelileri evvela ahlaki bakımdan bozdular, sonra onların kızıl komünist olmalarını temin ettiler. İslamiyetten ayrılan sosyalist Suriyeliler, Rusların istedikleri manada komünist de olamadılar, anarşist oldular. Böylece Suriye, dahili bakımlardan sarsılırken, İsrail karşısında da verdiği zayiatlarla adeta dize geliyordu. Çünkü menfaatına, zevkine, eğlencesine düşkün olanlar, gerektiği kadar vatanperver olamazlardı. Rus tanklarının üzerinde, tankı kullanmasını bilmeyen Suriyeliler vardı. Bunlar sulh sırasında siyasi konuşmalar yapmış, kepçeyi tutandan yana gözükmüş, eğlencesine devam etmiş, daima menfaatinin peşinde dolaşmıştı. Savaş sırasında ise, bu hatalarını kanlarıyla ödüyorlardı. Bilen biliyor, bilmeyen de sanıyor ki Müslümanlar, Yahudiler karşısında mağlup oldular. Halbuki bunların hayatı gayri İslami, ideolojileri ise sosyalizmdi. Elbette ki içlerinde samimi Müslümanlar bulunuyordu. Samimi Müslümanların şehid olduklarına inanıyor ve onları rahmetle anıyoruz.

Şimdi Suriye komünist partisi iki kısma ayrıldı. Halkın Müslüman olması sebebi ile komünist partisi gizli çalışmakta, sosyalist partiyi güçlendirmektedir. Partinin genel sekreteri Halit Bikdeş, Rusya taraftarıdır. Partinin merkez komite üyelerinden Riyat Et-Türk ile Danyel Nime ise, bu görüşe karşıdırlar.

Genel Sekreter Halit Bikdeş, kendisine karşı olan yedi üyeyi, 23 Aralık 1973’de partiden çıkarttı. Bu yedi kişi toplandı, merkez komitesini kurarak Riyat Et-Türk’ü sekreterliğe getirdi. Böylece Ocak 1974’de, Suriye Komünist partisi resmen ikiye bölünmüş oldu. Bu ikinci grup komünistler, Yugoslavya’da Tito’nun tatbik ettiği şekilde bir bağımsız komünist hareketi takip etmek dileğindeler. Görülüyor ki, Suriye’de artık komünistler duruma hakim ve Müslümanları kale almaksızın kendi aralarında birleşip, bölünüp hareket halinde bulunup, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar,

Suriye ve Mısır’ın kendi topraklarında Rusya’ya üsler vermesi, Rusya’nın Akdeniz’e çıkmasını temin etmiş, en başta Türkiye’nin olmak üzere Orta doğunun emniyetini tehlikeye düşürmüştür. Şayet Rusya, Mısır’a yardım etmeseydi ve Mısır Başkanı Abdünnasır, Rus yardımlarından cesaret almasaydı, İsrail’e meydan okumaz ve 1967 felaketi de başlarına gelmezdi. Mısır’a, Suriye’ye yardım eden Rusya, Orta doğu’ da dengeyi bozduğundan dolayı savaş başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri ise, İsrail’in yanında yer alarak Orta doğuda bozulan dengeyi tamamlamaya çalışmış ve sulhu bu yönden temin cihetine gitmiştir. Çünkü eşit silahlara sahip olan iki kişi, kolay kolay kavga edemez.

Denk silahlara sahip olan devletler de, böyledir. Elbette ki Arapların Rusya tarafında ve Amerika’nın da İsrail tarafında yer alması, bizim için bir talihsizliktir. Arap sosyalizmine gelince: İslam tarihinde, Müslüman orduları, kendilerinin yedi katındaki orduları, mağlup ettikleri çoktur. Araplar İslam esaslarına sadık kalsalardı, kendilerinin birkaç kat fazla olan orduları yine mağlup edebilirlerdi. Fakat onlar, İslam esaslarından ayrılıp sosyalizmi kabul ettiklerinden, yüz milyonluk Arap, dört milyonluk İsrail’e mağlup oldu. Böylece sosyalist olmanın manasını anladılar veya anlamaya çalışıyorlar. Sosyalizmin Araplar için sadece bir felaket olacağı, gelecek günlerin tecrübesiyle de anlaşılacaktır. En bedbaht o kimselerdir ki, Müslüman olup, İslamiyetin dışında kurtuluş yolu arayıp, Müslüman halkın da kandırılmasına, ızdıraplara düşmesine sebep olandır.

1980 – YAY:86-320.5/5

Etiketler: , ,

Yorum Yaz