Gizli Sofistlik

  • Genel
  • 8 Aralık 2014
  • 1.379 kez incelendi.

Evden işe, işten eve gidip geldiğim günlerden birisiydi. Avrupa yakasındaki işimden çıkmış, bindiğim vapurda zihnimde gündelik meseleleri tartıp duruyordum. Vapur iskeleye yanaştı. İndim. Benimle birlikte tanımadığım yüzlerce insan indi. Otobüse atak yapmadan önce sağ tarafıma şöyle bir baktığımda kalakaldım. Gökyüzünde kelimenin tam anlamıyla şölen vardı. En yukarıda açık maviden, aşağıda koyu kavun içiye doğru renkler ruhumu mest edercesine, derece derece iniyordu. Göğün üst kısmında gündüz “elvedâ” derken, alt kısmında “akşam” merhaba diyordu. Gözüm biraz daha sol tarafa kaydığında şimdiye dek gördüğüm en ince, en nazenin hilâlle karşılaştım. O renk cümbüşü içinde sadeliği, inceliği simgeliyordu hilâl. Hepsi birlikte muhteşem bir tablo gibiydi. Gibisi fazla bir sanat eseriydi. İnsanın önce gözünü cezbedip, sonra da, kalb gözüne Sanatkârının sanatındaki güzelliğini sergiliyordu; kudret ve iradesi karşısında renklerin, ışığın, gökyüzünün ve insan ruhunun nasıl râm olduğunu anlatıyordu.

Bütün bunlar dünyamda birkaç saniyelik bir titreşim gibi geçip gittiğinde, etrafımdaki insanların farkına vardım. İstisnasız hepsi gözlerinin hemen ucundaki kelimenin tam anlamıyla sanat eserine bakmıyor, gözlerine çarpsa bile dikkat etmiyor, orada sanki hiçbir şey yokmuş gibi yollarına devam ediyorlardı. Görmüyorlardı. Belki de görmek istemiyorlardı. Sanki o güzelim sanat eseri orada yokmuş gibi davranıyorlardı.

Çok şaşırmış, o akşam bunun sebebini düşünmüş, ama tatmin edici bir cevap bulamamıştım. Tâ ki…

Birkaç gün sonra, okuduğum bir kitapta Eski Yunan felsefesinin okullarından birini tanıdım: Sofistler. Diğer isimleriyle sofestailer. Eski Yunan’ın diğer felsefecileri mevcudların menşeini kâinatın dışındaki bir Zât’ın sonsuz kudret ve ilmine vermemek için kâinatın içinde bir “ana madde” aramak zorunda kalmışlar. Bu yolda “anasır-ı erbaa” yani “dört unsur” bataklığına bile girmek zorunda kalmışlar. Kimisi bütün varlıkların kaynağının su, kimi ateş, kimi toprak, kimi hava olduğunu söylemiş, kimi ise “dördüdür” demiş.

Hemen hepsinin ittifakla varmaya çalıştığı hedef kâinattaki sanatlı mevcudları, kâinatın dışındaki bir sanatkâra vermek yerine onları maddî sebeblerle açıklamakmış. Ama bu yolda kendi kendileriyle büyük bir çelişkiye düşmekten kurtulamamışlar. Herbiri maddeten şuursuz, âciz ve cahil birer varlık olmasına rağmen, bu maddelerin üzerinde parlayan sanat ve kudret nakışları (havada irade, toprakta hafiziyet, suda rahmet gibi ilâhî sıfatların tezahür etmesi) onların maddeci izahlarını gülünç ve aptal duruma düşürmüş.

Ama Sofestailer galiba bu çelişkinin farkına varmışlar. Onlar, sanatlı mevcudatı göz ile gördükten ve onların mevcudiyetini kabul ettikten sonra o mevcudların sanatlı yapılışını ve dolayısıyla Sanatkârlarını kalb ve akıl gözüyle görmemenin ve kabul etmemenin “çok garip ve pek çirkin” birşey olduğunu anlamışlar olsa gerek. Ve galiba bu yüzden işi tâ başından “halletmeye” çalışıp “hiçbir şey yoktur” demişler. Sonrada eklemişler “varsa da bilinemez, bilinse de anlatılamaz.” Bununla da kalmayıp kendi vücutlarını ve akıllarını bile inkâr etmişler.

Sofestailerin kâinatın apaçık varlığını inkâr etmeleri bir açıdan belki büyük bir ahmaklık. Diğer bir açıdan ise kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen sofestailer inanmayanların en akıllıları. Çünkü kâinatın vücudunu kabul ettikten sonra Allah’a ve Hâlıkına inanmamak mümkün olmadığından kâinatı inkâra başladılar, kendilerini de inkâr ettiler, “hiçbir şey yok” diyerek akıldan istifa ederek akıl perdesi altında sair inkârcıların hadsiz akılsızlıklarından kurtulup, bir derece akla yanaştılar.

İşte o gün iskelede karşılaştığım manzaranın sebebi insanların bu büyük çelişkiye düşmek istemeyişi idi. İnsan sanatlı bir mevcuda dikkatle bakıp onun üzerinde parlayan ve bütün maddî sebebleri âciz bırakan sanatı görüp sonra da “Evet bu varlık—meselâ şu çiçek—çok sanatlı, ama ona o vücudu kendisi de sonradan yapılmış olan toprak vermiştir. Ona o güzel şekli kendisi de şekilden şekile giren su vermiştir. O güzel renkleri hiçbir şeyi bilemeyen ve göremeyen ışık vermiştir” dese, bunun büyük bir aptallık ve çelişki olacağını biliyor. O gün mümkün olsaydı da, o insanlara sorsaydım. Hiçbirinin Yaratıcıyı inkâr edeceğini sanmıyorum. Bununla birlikte inkâr etmemek başka iman etmek bütün bütün başka şeyler. Kâinatta hiçbir şuur sahibi kâinatın bütün sanatlı mevcudları kadar şahitleri bulunan Yaratıcıyı inkâr edemez.. Etse bütün kâinat onu yalanlayacağı için susar, lâkayd kalır.

Bu yüzden, insan eğer Yaratıcıyı tanıyıp onun emirlerine râm olmak istemiyorsa en büyük Sofestai olan nefsine uyup sanatlı varlıklar sanki yokmuş gibi davranıyor, lâkayd kalıyor. Birisi ona kasden bir çiçeği gösterip, “Bak şunun üstündeki harika sanat nakışlarını görmüyor musun? Bu kendi kendine olabilir mi? Bunu kör şuursuz tabiat yapmış olabilir mi?” diye sorduğunda, ya konuyu değiştiriyor ya da “Canım öyle fazla derin düşünme, sonra işin içinden çıkamazsın, hem bu işin sırrını çözmek mümkün değildir” deyiveriyorlar. Kendisine verilen aklı, lâyık olduğu mecrada kullanmaktan kaçıyor, akıldan uzaklaşıyor.

Evet, çiçeği zaman zaman hatırlayıp eline alıyor, ona bakıyor, ama harikulâde bir sanat eseri olarak değil; “para sayıp” sahip olduğu bir “mal” olarak bakıyor. Yaratıcı’ya bakan yönüne değil kendi nefsini okşayan yönüne bakıyor. Bir sevdiğine hediye etmek istediği o çiçeğin aslında kendisine bir rahmet ve kudret hediyesi olduğunu unutuyor.

O gün, an be an değiştirilen o gün batımı tablosunu görüp, o tabloyu onu sonsuz kudret ve ilmi ile vücuda getirip, sonsuz rahmet ve sevgisiyle şuur sahibi insanların nazarına arz eden bir Yaratıcı’ya vermemek mümkün olmadığından, insanlar “fiili” ve “gizli” bir sofestai tavır gösterip, tabloyu görmeyerek o yokmuş gibi davranmışlar ve Yaratıcıya giden yolu, tâ başından kapamışlardı. Bunu dikkatlerini başka şeylere dağıtarak yapmışlardı.

Her nefis bilsin ya da bilmesin aynı zamanda bir sofestaidir ve hangi yolun nereye çıkacağını çok iyi biliyordur.

Aslında benim zihnimde de bir sofestai gizlenmiş biliyorum. Evet, hem mevcutları kabul edip, hem de onların Yaratıcısını inkâr etmek gibi bir aptallığa düşmüyorum. Ama başta kendi maddî ve mânevî mevcudiyetim olmak üzere bütün mevcutların harikulâde sanatlarına rağmen çoğu zaman gaflete ve tevekkülsüzlüğe düşüyorsam bunun sebebi zihnimde gizlenmiş ve bana Eski Yunan’ın felsefesini fısıldayan o sofestai değil de ne? Mevcudatın üstünde gözlerime görünmek isteyen Sanatı görmek istemesem, kalp gözüm onların Sanatkârını nasıl görsün ve huzuru nasıl yakalayayım ki?

Beni sanatla yaratan Zât, beni benden daha iyi tanıdığı için kendime ve diğer varlıklara nasıl muhatap olacağımı anlatan Kitap, bu noktaya özellikle vurgu yapıyor. “Bakmaz mısınız? Düşünmez misiniz? Dikkat etmez misiniz?” diyerek beni hep zihnimde gizlenmiş olan o sofestaiye karşı ikaz ediyor. İçimdeki sofestai mevcudata sanatı için bakmamaya ne kadar kast ediyorsa ilâhî kitap da benim o kadar kast ederek, sanatı görmemi ve onu tefekkür etmemi istiyor. Ancak bundan sonradır ki, kalp gözümün Sanatkârını görebileceği dersini veriyor.

* * *

30.11.2005 – YAG

Etiketler:

Bu yazı için 1 yorum yapıldı:

  1. Emre Adıyaman dedi ki:

    Yazıya başlarken çok güzeldi. Doğanın betimlenişi, bunun bu şekilde aktarılmasından sonra büyülenmiş gibi olmam… Sanatkar da sanatı kadardır. Ancak yazının devamının bilgi eksikliğine ve biraz da ön yargıya dayalı olduğunu düşünüyorum. Sofestai, Yunanca sofist kelimesinin Osmanlı’da karşılığı olarak kullanılan kelimedir. Osmanlıcada sofestai, sofist olan kişiye denir. Burada soru şu: sofist kimdir? İddianıza göre sofist, sanatı görmesine rağmen sanatkarı reddeden hatta bir nokta sonra sanatkarı reddettiği için sanatı da reddetmek zorunda kalan kişi veya kişilerdir. Elbette böyle edebi bir yazıda sizden bunun kaynağını sunmanızı bekleyemem. Bu yüzden belki farkında olmadan hata ederim diye İnternet’te küçük bir araştırma yaptım ve şöyle bir sonuca vardım:

    Sofist, Yunanca’da kelime anlamı itibariyle bilge, becerikli, zeki anlamına geliyor. Yani aslında olumlu bir anlamı var. Tarihte “sofistler” adıyla bilinen ilk grup, Antik Yunan’da parayla felsefe öğreten bir gruptu. Ve bu yüzden Sokrates, Platon ve Aristo tarafından da eleştiriliyordu. Yanlış anlaşılmasın. Eleştirildikleri kısım felsefe öğretmeleri değil bunu parayla yapmalarıydı. Temel düşüncelerine bakıldığında ise Sanatkarı inkar gibi bir amaçlarının olmadığını görebiliriz:

    1- Tek tek insana (bireye) değer verilmesi.
    2- Hakim olan dinin, devletin (yani geçerlilikte var olan hukukun) bağlarından kurtarılması (kısaca laiklik).
    3- Her türlü (insan yapımı) yasanın yerine doğanın (doğal yasaların) konulması.
    4- Zayıf muhakemenin kuvvetli muhakeme haline getirilmesi.

    Öncelikle sofistler tek tek insana, yani bireylere değer verilmesi gerektiğini söyler. Mefhumu bil muhalif, birey dışındakilere vereceğimiz değer bireye verdiğimiz değerden öncelikli olmamalıdır. Çünkü gerek gerçek gerek farazi diğer varlıklar, özellikle bireyin karşıtı olarak kabul edilebilecek toplum, bir insan değildir. Toplumu dahi tek tek insanlar oluşturur. Dolayısıyla topluma bireyden daha fazla önem verir, birey toplum içindir anlayışına yönelirsek bu durumda toplumun bireyi ezmesine ve toplumun iyiye yönelmesine engel olmuş oluruz. Aksi durumda toplum birey içindir dersek toplum, bireylerin özgür ve eleştirel düşünmesine, yani kendi kimliklerini kazanmalarına imkan tanır hale gelir ve bu sayede değişen bireylerle toplum da iyi anlamda değişir. Bu açıdan bakıldığında “tek tek insana (bireye) değer vermek” düşüncesinden Sanatkarı inkar anlamı çıkarılamaz.

    İkinci düşünce bugün en çok tartıştığımız ve hiçbir yere varamadığımız bir düşünce. Bugün sayenizde yeni bir bilgi öğrenmiş oldum. Teşekkür ederim. Bu bilgi şu: tarihte laik düşünceyi adını bugün bizim koyduğumuz gibi koymamış olsalar da ilk ileri sürenler sofist gruptu. En azından daha eskisini öğrenene kadar… Burada sorulması gereken soru şu: “Laiklik nedir?”. Bu soruya verdiğimiz cevap ön yargılı bilgilerimizden ve geçmişteki kötü deneyimlerimizden mi kaynaklanıyor? Eğer öyleyse bunun, ön yargılı bilgilerinden ve geçmişteki kötü deneyimlerin dolayı İslam’ı kötü zanneden bazı gayrimüslimlerin düşünce tarzından ne farkı var? Yapmamız gereken gerçekten laiklik nedir, bunu öğrenmek, oradaki, şuradaki veya buradaki uygulamasından çok laiklik “ideali” nedir bunu bilmek. Uzun uzadıya burada bilgi vermek yerine bir yazının linkini vereceğim. Dileyenler verdiğim linkten laikliğin ne olduğuna dair bir kitap parçasını okuyabilir. Ön yargılardan ve geçmiş kötü deneyimlerden arınmış bir düşünceyle düşünüldüğünde görülecektir ki, laiklik “ideali” de Sanatkarı inkar değildir. Hatta Peygamber’in hayatına bakıldığında da bu idealin nasıl uygulamaya çalışıldığı fark edilecektir. Mekke döneminde inançları uğruna toplum/devlet tarafından baskı gören ve hicret etmek zorunda kalan, daha sonra Mekke geri alındığında düşmanına aynı zulmü göstermeyen anlayış… (www.anayasa.gen.tr/laiklik.htm)

    3- Aslında bunda açıklama bile yapmaya gerek yok. Ancak yine de ufak bir açıklama ihtiyacı hissediyorum. Sofistlerin döneminde Devlet, doğa yasalarına aykırı ve zalimane beşeri yasalarla yönetiliyordu. Bireye önem vermiyordu. Hakim dinin propagandasını yapıyordu. Farklı düşüncelere yaşam sahası oluşturmuyordu. Sokrates’in Savunması okunacak olursa bütün bunlar rahatlıkla görülebilir. Böyle bir ortamda sofistler, doğa yasalarının uygulanması gerektiğini, beşeri yasaların ise terk edilmesi gerektiğini vurgulamışlardı. Yani yapılması gereken doğal olandı: insan toplumu, insan türüne, sırf insan olduğu için, birey olması için değer vermeliydi. Onların doğadan çıkarttıkları sonuç da buydu. Tür içinde dayatmalar olmamalı ve türün üyeleri rahatça yaşamalıydı. Bunda ne gibi bir Sanatkarı inkar anlayışı çıkarılabilir? Bunun sebebi ön yargılı, kirli bilgi olabilir mi? Olamazsa neden? Nasıl bu düşünce Sanatkarı inkar anlamında kullanılmış olabilir?

    4- Bu temel düşünce hakkında da bazı düşüncelerim var. Ancak bunları ifade ettiğim takdirde hakkında (gerçek) bilgi sahibi olmadığım bir konuda konuşmuş olurum ve bu yüzden yanlışlıklara sebebiyet verebilirim. Yine de daha ilk bakışta bunun da Sanatkarı inkar şeklinde yorumlanamayacağı rahatlıkla anlaşılabilir.

    Sonuç olarak: sofist grubun temel düşünceleri olan bu dört düşünceden Sanatkarı inkar sonucu çıkmamaktadır. Sofist grup içinden Sanatkarı inkar eden kişiler örnek olarak getirilebilir. Ancak bu, hiçbir zaman, sofist gruba yönelik bir yargıya varmamıza neden olamaz, olmamalı. Çünkü sofist düşünce, Antik Yunan döneminde bu dört temel üzerinde şekillenmiştir ve sofist olmak bu dört düşünceyi de beraberinde getireceği için, farklı düşüncede olan sofistler birbirlerine o dönemde toplum/devletin yaptığı gibi saldırgan bir tutum sergilememiştir.

Yorum Yaz